Ana içeriğe atla

ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK


Sevgili Dostlar,

Sosyal Medya üzerinden beni takip eden kıymetli bir arkadaşımız "Hocam şu öğrenilmiş çaresizlik konusu üzerine ne düşünüyorsunuz?"sorusunu sorarak bu yazının kapısını 
açtı.Bir Algı Yönetimi uzmanı olarak konu hakkındaki düşüncelerim şöyledir.

Öncelikle bir çok kişisel gelişim kitabı ve yazar çizer takımı,insanlara sürekli gaz verirler.Yapabilirsin,başarabilirsin,sakın umudunu kaybetme gibi nasihatların ardı sonu kesilmez.

Ancak gerçek dünyaya baktığımız zaman insanlarımızın büyük kısmının ciddi derecede öğrenilmiş çaresizlikler içinde zehir zıkkım umutsuz bir hayatı yaşadıklarını görüyoruz. Bu çaresizlik öyle boyutlar almış durumda ki, gelecek hakkındaki planlarını sorduğum insanların büyük kısmı ya boş boş bakıp işi espriye vurup geçiştiriyor ya da son derece karamsar cevaplar veriyorlar.

Peki bu kadar kişisel gelişimci,eğitimci,yazar hatta siyasetçinin insanlara bu kadar gaz vermesine rağmen neden çaresizlik durumundan insanları çekip çıkartamıyorlar?

Cevabı basit.Çünkü olaylara gerçekçi değil duygusal bakıyorlar ve insanlarda sadece görmek istediklerini görüyorlar.Benim bakışım oldukça farklı.Buna göre insanlardaki öğrenilmiş çaresizlik durumu normal dışı bir durum değildir tam tersine çaresizlikten kurtulup eyleme geçebilmek anormal
bir durumdur çünkü çok az insan bunu başarabilir.

Genel inancın aksine insanlar kötü bir duruma düştüklerinde o durumdan kurtulmak için hemen ellerinden geleni yapmaya başlamazlar.İnsanların çoğu hayatlarının kontrolünü
kaybettiklerini düşündükleri anda kendilerini bırakır ve bu kendini bırakmaya da bir çok kulp bulurlar.(İnsanın hiç bir seçim hakkı olmadığını savunan felsefe ve düşüncelerin bu kadar rağbet görmesinin sebebi insanlara kendilerini bırakmak için bir bahane sunmasıdır)

Bu Öğrenilmiş Çaresizlik lafı nereden çıkmış biraz size o konuda bilgi vereyim.

Efendim 60'lı yıllarda Martin Seligman isimli bilim adamı o dönemler deney yapma konusunda binlerce "etik prensip" konmadığı için farklı psikolojik deneyler yapmaya başlamıştır.

Bu deneylerde de kobay olarak en çok köpekleri kullanmış.1965 senesinde yaptığı bir deney serisinde de köpeklere elektrik şoku verme yöntemini tercih etmiş.

(Adamcağız bu deneyleri şimdi yapmaya kalksa hayvan severler onu yakalayıp o şokları kendisine
verirler büyük ihtimal)

Deney çok karmaşık ama basitçe anlatacak olursam bir köpeği hareket edemeyecek şekilde bağlayıp canını çok yakan elektrik şokları veriyorlar.Bir süre şokladıktan sonra da özel
bir kafese koyuyor ve bu sefer bağlamıyorlar.

Kafesin demirleri de alçak yani köpek zıpladığı zaman kolayca kaçabileceği bir şekilde. Seligman düşünüyor ki köpek o kadar şoku yedikten sonra artık bağlı olmadığı için ilk şoku yer yemez fırlayıp kaçacak fakat öyle olmuyor.Köpek ilk şoku yiyor ama sadece inleyip yerinde duruyor.

Anlamadı galiba deyip bir kaç şok daha veriyorlar. Köpek bu sefer olduğu yere çöküp acı acı inlemeye devam ediyor.Yani bırakın kaçmayı ayakta bile duramıyor.Sonuçta şok üstüne şok
vermelerine rağmen köpeği yerinden kımıldatamıyorlar.

Seligman ne oluyor burda diyerek bu sefer kafese başka bir köpek koyuyor.

Bu köpeğin farkı daha önce şok yememiş bir köpek olması yani gelecek olan şoku ilk defa hissedecek.Bilim adamları köpeğe şoku verir vermez tabi bağlı olmadığı için saniyesinde kafesten sıçrayıp roket gibi kaçıyor.

Bu deneyi Seligman farklı şekillerde yüzlerce kez yaptıktan sonra şu sonuca varıyor.

Birinci köpek ilk sokulduğu kafeste bağlı bir şekilde çaresizce elektrik şoku yediği ve o şoklardan kaçamadığı için depresyona girip teslimiyet geliştiriyor.

İkinci sokulduğu kafeste bağlı olmadığı ve kafes açık olduğu halde elektrik şokunu yiyince "hah gene başladı boşuna direnmeyeyim ilk defasında olduğu gibi sabredeyim belki geçer" diyerek olduğu yere çöküyor.

Yani köpek çaresizliği öğrenmiş olduğu için önündeki imkanları fark edemiyor.İkinci köpeğe daha önce elektrik şoku verilip çaresizlik öğretilmediği için bu köpek daha şoku hisseder hissetmez fırlayıp kaçıyor.

İşte dostlar,tüm bu öğretilmiş çaresizlik lafı buradan çıkmakta çünkü insanlarda bu köpeklerden çok farklı davranışlara aslında sahip değiller.

Eğer bir insan hayatında baskı görmüş,ezilmiş ve çok çekmişse zamanla bunlara karşı koyacak gücü olmadığına inanıyor ve çaresizliği öğreniyor.

Bundan sonraki hayatında kendisine baskı yapanlar ortada olmasa bile ve aslında içinde bulunduğu durumdan kaçıp kurtulacak güce fazla fazla sahip olmasına rağmen çaresiz olduğuna inandığı için denemiyor bile.

Öğrenilmiş çaresizliğin bir çok çeşidi vardır.

Çaresizliğine inanan insan Okulda başarısız olur sistemi suçlar ve yapacak bir şey yok der.

Zaten bir şey değişmeyecek diye seçimlerde on dakikasını
ayırıp oy vermeye gitmez.

Kocası döver,ailesi ezer,iş yerinde mobbinge uğrar ve başka çarem yok dediği için yıllarca her tür işkenceyi kabullenerek "kaderimiz buymuş kardeş" diye ağlaya ağlaya gezinir.

Buradaki anahtar faktör insanın hayatının kontrolünün elinde olduğunu veya kontrolü elinden kaçırdığını düşünmesidir.

Mesela huzur evlerinde yapılan bir çalışmada her ihtiyaçları karşılanan ve hiç bir sorumluluk verilmeyen yaşlıların kısa zamanda hastalanıp hayatlarını kaybettikleri görülürken.Çeşitli sorumluluklar ve idealler peşinde halen koşturmaya devam eden yaşlı insanların daha sağlıklı,mutlu ve uzun yaşadıkları gözlenmiş çünkü hayatlarının kontrolünün kendi ellerinde olduğunu düşünüyorlar.

Peki bu halden nasıl kurtuluruz diye sorarsanız işte cevabım.

Bir kere hayatınızın kontrolünü ve sorumluluğunu kim size ne vaad ederse etsin hiç kimseye vermeyin.

Aklınızı ve hayatta seçim yapma hakkınız olduğunu red eden her türlü görüşten uzak durun çünkü amaçları sizin mutluluğunuz falan değil sizi oyuncak robot gibi kontrol etmektir.

Üzerinizdeki baskı ne kadar fazla olursa olsun ve durumunuz ne kadar umutsuz görünürse görünsün her zaman bir seçeneğiniz vardır.

Hiç bir şey yapamasınız bile Cep telefonunuzun zil sesini size moral verecek bir şarkıyla değiştirmek,odanızı boyamak veya yeni bir şey öğrenmek hatta gelecekle alakalı güzel hayaller kurmak gibi ufak eylemler sizi kendinizi çaresiz hissetmekten kurtarır.

Kendinizi çaresiz hissetmez ve ufak da olsa seçimler yapabildiğinizi görürseniz daha da güçlenirsiniz ve zaman içinde sizi bağlayan zincirleri kırıp atacak güce kavuşursunuz.

Bu yazının anahtar cümlesi şudur.

Eğer hayatınızı kontrol edebileceğinize inanırsanız hiç bir şey sizi çaresiz kılamaz.Eğer hayatınız üzerinde kontrolünüz olmadığına inanırsanız,aynen elektrik şokunu yedikçe inleyen köpeklerin durumuna düşer ve tüm hayatınızı acılar içinde inleyerek geçirir ve buna da yaşamak dersiniz.

Sevgilerimle
Aydın Serdar Kuru
www.serdarkuru.com

Yorumlar

  1. Teşekkürler
    Harika bir yazı
    Blogunuzu takip etmek istiyorum ama bu seçeneği Blogunuzu eklememişsiniz

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Haklısınız. Uyarı için teşekkürler Nazım bey.Eklenmiştir. Sevgilerimle

      Sil
  2. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

SANAL KUMAR: PARA DEĞİL DOPAMİN OYNUYORSUN

SANAL KUMAR: PARA DEĞİL DOPAMİN OYNUYORSUN Ailenizin algı yönetimi uzmanı olarak uzun zamandır yazı yazmıyordum; “yazının devri bitti” diye kendimi videoların ışığına kaptırmıştım. Sonra içimdeki yazar çıktı, yakama yapıştı ve klasik cümleyi kurdu: “Kes sesini.” (Evet, yine yazıyoruz.) Bugün konu şu: Yakın çevreme kadar dalgaları vuran sanal kumar pandemisi. Pandemi diyorum çünkü otobüste yanına oturan amcadan tut, kafede kapüşonunu geçirip telefona gömülmüş liseliye kadar… çok kişi aynı şeye bakıyor: ekrandaki o “bir tur daha” düğmesine. Ve burada mesele “ahlak” değil. Bu yazı ahlak dersi değildir; kimseye “ben sizden daha akıllıyım/ahlaklıyım” diye vaaz verecek bir özgüven deliliğim yok. Benim derdim şu formül: bağımlılık + toplu kandırma + toplu çöküş. Şimdi bilimsel yerden gidelim; ama sıkıcı akademik dil de yapmayalım. (Okurken esneme refleksi olanlar için… evet, seni görüyorum.) I) OLUŞUM MEKANİZMALARI a) Beynin ödül sisteminin ele geçirilmesi (değişken pekiştirme) Bak dostum, sa...

TELEFONUNU SIK DEĞİŞTİRMEYEN İNSANLARIN PSİKOLOJİSİ

  TELEFONUNU SIK DEĞİŞTİRMEYEN İNSANLARIN PSİKOLOJİSİ sevgili dostlar, geçenlerde düşündüm. bazı insanlar vardır, telefon firması daha yeni modelin tanıtım videosunu yayınlarken kredi kartını çıkarmaya başlar. kamera artık geceleri ayın üzerindeki kraterleri de çekiyormuş. işlemci yüzde 14 daha hızlıymış. telefonun köşeleri geçen senekinden 0,7 milimetre daha yuvarlakmış. arkadaşımız hemen heyecanlanır: “abi bu başka olmuş.” bir başka insanın elinde ise dört senelik telefon vardır. ekranında ufak bir çizik. pil eskisi kadar iyi değil. kamerası yeni modeller kadar şahane değil. sorarsınız: “telefonu değiştirmeyi düşünmüyor musun?” cevap: “niye değiştireyim? çalışıyor.” işte bu “çalışıyor” kelimesi benim ilgimi çekti. çünkü mesele her zaman para değil. parası olduğu halde telefonunu yıllarca kullanan insanlar da var. ailenizin algı yönetimi uzmanı olarak biraz araştırdım. meğer telefonunu sık değiştirmeyen insanların davranışının arkasında oldukça ilginç psikolojik sebepler olabiliyo...

GÜNEŞ GÖZLÜĞÜ HAYATIMIZA NASIL SOKULDU ?

  Sevgili dostlar, Yaz bitmek üzere. Yaz demek de güneş gözlüğü demek. Ama eskiden sadece gözlerimizi güneşten korusun diye taktığımız şu basit gözlükler, zaman içinde milyarlarca dolarlık bir sektöre dönüştü. Hatta iş öyle bir noktaya geldi ki güneş gözlüğü artık yaz kış dinlemeden kullanılan bir aksesuar oldu. Geçen gün otobüste gidiyorum. Neredeyse benim dışımda herkes güneş gözlüğü takmıştı. Bir anda kendimi binlerce kara merceğin altında incelenen ufak bir kurbağa gibi hissettim. Bir de bunların kötü tarafı şu: Karşındaki insanın nereye baktığını da anlayamıyorsun. Dolayısıyla hepsi sana bakıyormuş gibi geliyor. Peki bu iş nasıl başladı? Şimdi ailenizin algı yönetimi uzmanı olarak konuya bir bakalım. **1) Üretim devrimi: Lüksü ucuzlatmak** 1929 senesine kadar güneş gözlüğü denen mesele daha çok zenginlerin ulaşabildiği bir şeydi. Çerçeveler fildişi, kaplumbağa kabuğu ve elle işlenmiş metaller gibi pahalı malzemelerden yapılıyordu. Yani öyle herkesin gidip alacağı bir şey değil...