Ana içeriğe atla

DAĞINIK EV, DAĞINIK ZİHİN Mİ?

 

DAĞINIK EV, DAĞINIK ZİHİN Mİ?

sevgili dostlar,

bir insanın evine ilk kez girdiğinizde, o insan size daha tek kelime söylemeden hakkında bazı fikirler edinmeye başlarsınız.

bir ev vardır, içeri girersiniz; koltuklar düzgün, masa temiz, eşyaların aşağı yukarı nerede yaşayacağı belli.

bir başka eve girersiniz, salon sanki polis biraz önce narkotik operasyonu yapmış gibi.

koltuğun üzerinde çamaşır, masada üç gün önce içilmiş kahvenin bardağı, sandalyede mont, yerde kablo, sehpanın üzerinde faturalar...

ben kişisel olarak bu tür evlere girdiğim zaman tüm dengelerimin bozulduğunu hissediyorum ve açık söyleyeyim, evin sahibi hakkında da çok iyi şeyler düşünmüyorum.

peki insanın aklına doğal olarak şu soru geliyor:

evimizin düzeni gerçekten psikolojimiz hakkında bir şey söylüyor mu?

ailenizin algı yönetimi uzmanı olarak biraz araştırdım.

cevap:

evet söylüyor ama “evi dağınık olan tembeldir, düzenli olan da psikolojik olarak sağlamdır” kadar basit değil.

vatana millete faydamız olsun, bakalım mesele neymiş.

1. dağınıklık beyninize sürekli “burada ilgilenilecek bir şey var” diyor

insan beyni etrafındaki her şeyi aynı anda bilinçli olarak işlemiyor.

ama gözünüzün önünde ne kadar çok nesne varsa, dikkat sisteminiz o kadar fazla uyaran arasından seçim yapmak zorunda kalıyor.

Princeton Üniversitesi'nde yapılan nörobilim çalışmalarında, çevredeki ilgisiz nesnelerin hedeflediğimiz şeye ilişkin görsel işlemeyi zorlaştırabildiği görülüyor.

yani gözünüz masadaki bilgisayara bakarken, etrafındaki kağıtlar, kablolar, bardaklar ve diğer nesneler tamamen yok olmuyor; beyniniz onları bastırmak için de çalışıyor.

şöyle düşünün:

bilgisayarınızda yirmi sekiz tane sekme açık.

siz sadece bir tanesinden yazı yazmaya çalışıyorsunuz ama diğer yirmi yedi sekme de arkada açık duruyor.

bir süre sonra bilgisayarınızın işlemcisi, suyu çekilmiş ağaç fidanı gibi eğilip bükülmeye başlıyor.

dağınık ortam biraz buna benziyor.

o yüzden bazen çalışma masasını topladıktan sonra insanın:

“oh be.”

demesi sadece estetik bir mesele olmayabilir.

gözünüz rahatlayınca beyniniz de fazla işlemci yükünden kurtulup biraz rahatlıyor.

2. ev dinlenme yeri olmaktan çıkıp yapılacak işler listesine dönüşebiliyor

evin psikolojik olarak önemli görevlerinden biri bize güvenli ve dinlenebileceğimiz bir alan sağlaması.

ama her baktığınız yerde yarım kalmış bir iş görüyorsanız ev size sürekli görev hatırlatmaya başlıyor.

çamaşır toplanacak.

bulaşık yıkanacak.

şu kutu kaldırılacak.

dolap düzenlenecek.

o sandalye zaten üç aydır sandalye değil, tekstil deposu olarak kullanılıyor.

hatta bazen kendi evimde katlanmak için bekleyen çamaşırları gördüğüm zaman otuz saatlik bir konferansa girmeyi tercih edecek gibi oluyorum.

çünkü beyin sürekli:

“ee bu çamaşırlar ne olacak arkadaşım?”

sinyali göndermeye başlıyor.

UCLA araştırmacılarının 60 çift üzerinde yaptığı ilginç bir çalışmada, evlerini “dağınık”, “bitmemiş işler dolu” gibi ifadelerle tanımlayan kadınlarda gün içindeki stres göstergeleri ve olumsuz ruh haliyle ilişkiler bulundu.

araştırma küçük ve özellikle kadınlarda belirgin sonuçlar verdiği için buradan “dağınık ev kortizolünüzü bozar” diye kanun çıkarmak doğru değil; ama evin insan tarafından nasıl algılandığının stres deneyimiyle ilişkili olabileceğini gösteriyor.

burada enteresan nokta da bu zaten.

mesele sadece evin dağınık olması değil.

sizin o dağınıklığı ne olarak gördüğünüz.

birisi çalışma masasındaki kitap yığınını görünce:

“benim yaratıcı alanım.”

diyor.

başkası aynı görüntüye bakıp:

“hayatım kontrolden çıktı.”

diye düşünüyor.

aynı masa.

iki ayrı psikoloji.

3. düzen insana küçük bir kontrol duygusu veriyor

hayatta birçok şeyi kontrol edemiyoruz.

ekonomiyi kontrol edemiyoruz.

patronun sabah hangi ruh haliyle geleceğini kontrol edemiyoruz.

haberleri açtığımız zaman hangi acayipliğin karşımıza çıkacağını bilemiyoruz.

trafikte önümüze hangi kardeşimizin direksiyonu kıracağını da kontrol edemiyoruz.

ama masanın üzerindeki bardağı mutfağa götürebiliyoruz.

yatağı düzeltebiliyoruz.

çalışma masasındaki gereksiz beş şeyi kaldırabiliyoruz.

küçük görünüyor ama insan zihni açısından önemli.

çünkü dış dünyada sürekli belirsizlik yaşayan insan, kendi küçük alanında düzen kurduğunda en azından:

“burada söz sahibi benim.”

duygusunu yaşayabiliyor.

belki de insanların stresli dönemlerde dolap düzenlemeye, evi temizlemeye veya çekmece boşaltmaya başlamalarının sebeplerinden biri budur.

dünya yanıyor olabilir ama baharatlık sonunda alfabetik sıraya girmiştir.

küçümsemeyin, insan bir yerden tutunuyor işte.

4. ama burada da düzenli insanların fazla sevinip “yaa gördünüz mü ben ne üstün insanım” moduna girmemesi lazım

çünkü araştırmanın eğlenceli tarafı burada çıktı.

Minnesota Üniversitesi araştırmacılarının yaptığı deneylerde düzenli odalarda bulunan kişiler daha geleneksel seçimlere, daha sağlıklı atıştırmalıklara ve bazı deneylerde daha fazla bağış yapmaya eğilim gösterirken; dağınık odadaki katılımcılar bazı yaratıcılık görevlerinde daha özgün fikirler üretmişler.

yani annesi yıllarca:

“bu odanın hali ne?”

diye bağıran arkadaşlar hemen bu araştırmayı yazdırıp duvara asmasın ama...

bir miktar düzensizlik bazen zihnin alışılmış kalıplardan çıkmasına yardımcı olabilir.

çünkü aşırı düzen de insana:

“kurallar belli, burada böyle davranılır.”

mesajı verebilir.

dağınık ortam ise zihne biraz daha:

“kurallar gevşek, başka bir şey dene.”

diyebilir.

demek ki Einstein'ın masasının fotoğrafını gösterip odasını toplamayan gençler tamamen bilim dışı konuşmuyormuş.

ama dikkat:

Einstein olma kısmını atlayıp sadece masayı dağıtırsanız sistem öyle çalışmayabilir.

5. peki bir insanın evi onun hakkında ne anlatır?

işte burada etiket yapıştırma hastalığına dikkat etmek lazım.

evi düzenli olan herkes disiplinli değildir.

evi dağınık olan herkes tembel değildir.

bir insan yoğun bir dönemden geçiyor olabilir.

evde küçük çocuk olabilir.

taşınmış olabilir.

iş yükü artmış olabilir.

sadece düzen konusunda çok yüksek bir toleransı olabilir.

dolayısıyla bir eve girip:

“hmmm... masada çorap var. kesin bağlanma problemi.”

diye psikolojik teşhis koymaya çalışmayın.

Instagram psikologluğu bu kadar kolay olmamalı.

ama uzun süreli ve sürekli bir ev düzeni bazı davranış alışkanlıkları hakkında ipucu verebilir.

insan kararlarını erteliyor mu?

eşyaya sınır koyabiliyor mu?

rutin kurabiliyor mu?

kullandığını yerine bırakma alışkanlığı var mı?

yaşam alanını kendisi için önemli görüyor mu?

bunlar evin bize fısıldayabileceği şeylerdir.

ben özellikle şu açıdan bakmayı seviyorum:

ev biraz insanın davranışlarının fosilidir.

gün boyunca verdiğiniz küçük kararlar evin üzerinde birikir.

bardağı kaldırdınız mı?

montu astınız mı?

kullanmadığınız şeyi attınız mı?

“sonra yaparım” mı dediniz?

bir günün sonunda bu kararların hepsi gözle görünür hale gelir.

6. asıl mesele mükemmel ev değil, sizi destekleyen ev

buradan da “eviniz IKEA kataloğu gibi olmazsa psikolojiniz bozulur” sonucuna çıkmayalım.

bence doğru soru:

“evim düzenli mi?”

değil.

şu:

“bu ev benim hayatımı kolaylaştırıyor mu, zorlaştırıyor mu?”

çalışacağınız masayı önce on beş dakika temizlemek zorundaysanız zorlaştırıyor.

sabah anahtarınızı yirmi dakika arıyorsanız zorlaştırıyor.

eve geldiğinizde çevrenizdeki görüntü sizi sürekli yapılmamış işler konusunda dürtüyorsa zorlaştırıyor.

ama biraz dağınık kitaplığınız size keyif veriyor, çalışma masanızdaki kaosun içinde neyin nerede olduğunu biliyor ve rahat çalışıyorsanız dünyanın sonu değil.

çünkü düzenin amacı evi müzeye çevirmek değildir.

hayatı biraz daha kolay yaşamaktır.

evet sevgili dostlar,

yaşadığımız mekanlar bizi sandığımızdan fazla etkiliyor.

ama bunun tersi de doğru:

biz de yaşadığımız mekanlara kendimizden iz bırakıyoruz.

bu yüzden evinize baktığınızda sadece mobilyaları değil, bazen alışkanlıklarınızı da görürsünüz.

ve belki evi toparlamanın en güzel tarafı şudur:

bazen birkaç eşyayı yerine koyarken, insan kafasının içindeki birkaç şeyi de yerine koyar.

evet yazım bittiğine göre eşim beni uyarmaya başlamadan şu yere fırlattığım çoraplarımı alıp çamaşır sepetine atayım da başım belaya girmesin.

bu işten öyle:

“ben yazar adamım kardeşim.”

diye kurtulamam.

sevgilerimle

not: bu yazıyı okuduktan sonra koşarak eve gidip eşinize “bak bilimsel olarak dağınıklık kötüdür” diye saldırmayınız. yukarıda da gördüğümüz gibi dağınıklığın yaratıcılık savunması var. karşı taraf hazırlıklı gelebilir.

not 2: psikoloji, insan davranışı ve algı yönetimi gibi konular hoşunuza gidiyorsa, “şöyle güzel bir YouTube kanalı olsa da arada izlesek” diyorsanız, mekânımız burada efendim:

https://www.youtube.com/c/AydinSerdarKuru

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SANAL KUMAR: PARA DEĞİL DOPAMİN OYNUYORSUN

SANAL KUMAR: PARA DEĞİL DOPAMİN OYNUYORSUN Ailenizin algı yönetimi uzmanı olarak uzun zamandır yazı yazmıyordum; “yazının devri bitti” diye kendimi videoların ışığına kaptırmıştım. Sonra içimdeki yazar çıktı, yakama yapıştı ve klasik cümleyi kurdu: “Kes sesini.” (Evet, yine yazıyoruz.) Bugün konu şu: Yakın çevreme kadar dalgaları vuran sanal kumar pandemisi. Pandemi diyorum çünkü otobüste yanına oturan amcadan tut, kafede kapüşonunu geçirip telefona gömülmüş liseliye kadar… çok kişi aynı şeye bakıyor: ekrandaki o “bir tur daha” düğmesine. Ve burada mesele “ahlak” değil. Bu yazı ahlak dersi değildir; kimseye “ben sizden daha akıllıyım/ahlaklıyım” diye vaaz verecek bir özgüven deliliğim yok. Benim derdim şu formül: bağımlılık + toplu kandırma + toplu çöküş. Şimdi bilimsel yerden gidelim; ama sıkıcı akademik dil de yapmayalım. (Okurken esneme refleksi olanlar için… evet, seni görüyorum.) I) OLUŞUM MEKANİZMALARI a) Beynin ödül sisteminin ele geçirilmesi (değişken pekiştirme) Bak dostum, sa...

GÜNEŞ GÖZLÜĞÜ HAYATIMIZA NASIL SOKULDU ?

  Sevgili dostlar, Yaz bitmek üzere. Yaz demek de güneş gözlüğü demek. Ama eskiden sadece gözlerimizi güneşten korusun diye taktığımız şu basit gözlükler, zaman içinde milyarlarca dolarlık bir sektöre dönüştü. Hatta iş öyle bir noktaya geldi ki güneş gözlüğü artık yaz kış dinlemeden kullanılan bir aksesuar oldu. Geçen gün otobüste gidiyorum. Neredeyse benim dışımda herkes güneş gözlüğü takmıştı. Bir anda kendimi binlerce kara merceğin altında incelenen ufak bir kurbağa gibi hissettim. Bir de bunların kötü tarafı şu: Karşındaki insanın nereye baktığını da anlayamıyorsun. Dolayısıyla hepsi sana bakıyormuş gibi geliyor. Peki bu iş nasıl başladı? Şimdi ailenizin algı yönetimi uzmanı olarak konuya bir bakalım. **1) Üretim devrimi: Lüksü ucuzlatmak** 1929 senesine kadar güneş gözlüğü denen mesele daha çok zenginlerin ulaşabildiği bir şeydi. Çerçeveler fildişi, kaplumbağa kabuğu ve elle işlenmiş metaller gibi pahalı malzemelerden yapılıyordu. Yani öyle herkesin gidip alacağı bir şey değil...

PSİKOLOJİK BASKI TEKNİKLERİ

PSİKOLOJİK BASKI TEKNİKLERİ Sevgili dostum, Bugün üzerinde uygulanıyor olabilecek yada gelecekte karşı karşıya kalabileceğin bazı psikolojik baskı tekniklerinden örnekler vermek istiyorum. Her zaman dediğim gibi seni ancak bilmediğin yumruklar devirebilir ama geldiğini gördüğün her tür saldırıya karşı önlem alabilirsin. 1 ) Öncelikle üzerinde psikolojik olarak baskı kurmaya çalışan insanlardan acıma falan bekleme. Yaptıklarında da bir mantık filan arama. Neden benim üzerime geliyorlar gibi saçma sorular seni sadece daha zayıflatır. Bu tür şeytanlar başka insanların acılarından beslenir. Sen ne kadar acı ve sıkıntı çekersen o oranda zevk alırlar. Öncelikle böyle bir saldırıyı mantığınla çözmek için zaman kaybetme. Zaten sen baskı görmen için bir sebep aradıkça kendi kendini de suçlamaya başlarsın, bu da tam saldırgan manyağın istediği şeydir. Çünkü kendini suçladıkça acın daha da artar ve acın arttıkça o pisliklere daha fazla zevk verirsin. 2) Sana saldıranlar genelde sosyop...