Ana içeriğe atla

M.Rıdvan Özdemir : "Yazılı Basın Ortadan Kalkacak"



Algı yönetimi teması üzerine Türkiye'de farklı sektörlerden ciddi profesyonellerin fikirlerini sizlerle paylaşmak amacıyla "Algı Yönetimi Röportajları" adıyla bir röportaj serisine başlıyorum.

Bu seride ilk konuğum görüşlerine büyük önem verdiğim ve kendi alanında Dünyadaki trendleri çok iyi takip ettiğini düşündüğüm Dijital İletişim Uzmanı sayın M.Rıdvan Özdemir bey oldu. 

Rıdvan bey önce kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz ?

1982, İstanbul doğumluyum, hayatımı şekillendiren en önemli kavram teknoloji oldu. Teknoloji ile ilk tanışmam 90’lı yılların sonuna doğru Comodore 64 ile olmuştu. Üniversite yıllarımda teknoloji ile ilişkim daha da sıkılaştı ve 10 yıl süren teknoloji yazarlığı maceram başladı. Eş zamanlı grafiker olarak başladığım fiili çalışma hayatıma Halkla İlişkiler Yöneticiliğiyle devam ettim, vatani görevimi tamamladıktan sonra ise ajans hayatım başladı.2012 yılından bu yana da bir halkla ilişkiler ajansında Türkiye’nin önde gelen markalarına dijital iletişim konusunda danışmanlık yapıyorum. İktisat ve işletme lisans eğitimlerinden sonra işimi daha iyi yapabilmek adına Halkla İlişkiler alanında yüksek lisans eğitimimi tamamladım, ebedi eğitim hayatıma ise kitaplarım ve gitarımla devam ediyorum. 
Rıdvan bey, siz de ben de aslında Commodore 64'le yetişen belki de bilgi çağının ilk jenerasyonuyuz. O dönemler ilkokul çağlarımda annem cebime telefon jetonu verirdi ki kaybolduğum zaman evi arayabileyim ama bir yandan da Commodore denen şirin bilgisayarda saatlerce bir oyunu yüklemek için çaba harcar ve şimdiki neslin ne olduğu bile anlamayacağı "kafa ayarı" denen bir canavarla savaşırdık.
Size sorum şu; Commodore 64'le büyüyen ve algıları küçük yaşlardan belli bir biçimde şekillenmiş bir nesil olarak bizler hemen arkamızdan gelen ve Google denen varlıktan dünyanın her bilgisine ortalama 0.46 saniyede ulaşan nesilleri gerçekten anlayabiliyor muyuz ve acaba bizim gördüğümüz ve algıladığımız dünyayla onların dünyası aynı mı?
Kesinlikle aynı değil. Cevabı peşinen vereyim ve açmaya çalışayım.
Sanırım sizinle aynı jenerasyonun insanlarıyız, Commodore, jeton, oyun kaseti, kafa ayarı hemen hemen bizim jenerasyonun aşina olduğu kavramlar. Bizim dönemimizi şimdiki neslin yaşadığı dönemden ayıran anahtar kelime sanırım “SÜREÇ”.  Her şeyin bir “süreci” vardı o zamanlarda, süreç ise sabır demekti. Şimdiki neslin en temelde kaybettiği haslet süreç, en büyük sonucu da sabırsızlık olarak görünüyor. Çünkü her şeye,her an ve hemen ulaşabiliyorlar.
Halbuki bizim oyun oynamak için Commodore’u açmamız, açtıktan sonra istediğimiz oyunu çalıştırabilmek için kafa ayarı yapmamız gerekiyordu, sokaktayken elimizi cebimize atıp birkaç saniye içerisinde ebeveynlerimizle görüşemezdik, zira ne her köşe başında ankesörlü telefonlar vardı ne de olanlar bize tahsis edilmişti. Kısa bir görüşme için bile belirli bir süre sabırla beklemeniz gerekiyordu.
Tüm bunların sonucunda biz davranışsal olarak sabretmek denen eylemi hayatımızın hemen hemen her anında gerçekleştirirdik. Nörologların çocuk terbiyesi hakkında söyledikleri bir sözü bu iki nesil arasında karşılaştırma yaparken çok daha net görebiliyorum, diyorlar ki; doğru olan bir şeyi bilmek yetmez, bunu bir davranış haline getirebilmemiz için mütemadiyen uygulamanız gerekir. Sabretmenin erdemli bir davranış olduğunu bu zamanın gençleri bizden çok daha iyi biliyor, fakat uygulamaya geldiğinde buna hazır olmayan korteksleri haklı olarak yetersiz kalıyor. Zira sabretmek üzere eğitilmemiş bir beynin kontrolü de sıklıkla güdülerin ve kontrolsüz taleplerin elinde olmaktadır.
Google konusu da açıkçası başlı başına kanayan bir yaradır ve Google dendiğinde aklıma ilk olarak Nicholas G. Carr’ın "Google Bizi Aptallaştırıyor mu?"(Is Google Making UsStupid ?) makalesi gelir. Makale, yeni medya kültürüne getirilmiş en oturaklı ve en anlamlı eleştirilerden birisi şüphesiz. Günlük çalışma prensiplerimizdeki bozulmadan, daha fazla bilgiye erişmesine rağmen daha az anlayıp düşünen, tezlerden sentez yapamayan, aklı melekeleri dumura uğramış bir neslin nasıl yaratıldığına şahitlik etmek isteyen herkesin okumasını öneririm.
Tüm bu teknoloji kullanım süreçlerinden sonra geldiğimiz nokta ise, daha fazlasını bilmek uğruna anlamdan, anlamaktan vazgeçmiş bir nesildir.
Sosyal Medya ve Internet daha çok genç olmasına rağmen yavaş yavaş tüm dünyayı etkiliyor ve dünyanın birçok yerinde aydın insanlar bu gelişmenin bizleri ve yerleşik sistemlerimizi nasıl etkileyeceğini düşünüyorlar. Mesela ünlü Sosyal Medya ve Pazarlama gurusu Gary Vaynerchuk artık yeni bir ekonomik sisteme geçtiğimizi, insanlara değer katmayan ve onlarla samimi bir şekilde iletişime geçmeyen markaların ayakta kalamayacağını söylemekte. Sizce Sosyal Medya şu an ki Pazarlama, Markalaşma ve Eğitim algılarımızı nasıl değiştirecek ?
Çok güzel bir tesadüf oldu bu soru; sosyal medya ve pazarlama adına okuduğum ilk yabancı meşeli kitap Gary Vaynerchuk’un “Markanız İçin İnterneti Nasıl Kullanmalısınız?” kitabıydı. Malum Vaynerchuk ile bir tanıştınız mı bırakmak pek kolay olmuyor. Wine Library’i nasıl büyüttüğünü, babası ile ilişkisini, müşterilerine olan yaklaşımını ve özellikle "Teşekkür Ekonomisi" kavramını ele alışını hayranlıkla okumuştum. Vaynerchuk’u diğerlerinden ayıran en önemli özelliği uygulanabilir öneriler getirmesiydi. Zira bu kitaplara ulaşana kadar birkaç tane, “şirketinizi uçurmanın bilmem kaç yolu” tadında kitabı yarıda bırakmıştım. Tam da vazgeçmek üzereyken elime yazarın kitapları geçmişti.
Vaynerchuk’un müşterilerle ilişki kur, onlara özel önerilerle git, satın alma davranışlarını anlamaya çalış gibi en temel ilişki geliştirme taktiklerini, çağın en önemli getirisi olan kitle iletişim araçları üzerinden nasıl yapacağımızı videolu örneklerle anlatması, onu bir adım öne çıkartmıştı.
Sosyal medyanın pazarlama, markalaşma ve eğitim dünyasına getirdiği en önemli açılım ise etkileşimdir. Canlı, eş zamanlı kavramına televizyonlar ile aşinayız fakat canlı olarak izlediğimiz bir yayını etkileşime girerek şekillendirme, katkıda bulunma, bir tüketici olarak üretim süreçlerine de katılma fonksiyonunu sosyal medya ile kazandık. Bu bağlamda çok büyük bir eğitim ortamı da oluştu. Bir konunun öğrencisi olan bir sosyal medya kullanıcısı bir başka konunun öğretmeni olabiliyor. Bu konuda en iyi örnek; dil eğitimi veren bir İngilizce öğretmenin, formda kalmak için bir fitness eğitmeninin videolarını takip etmesi veya iyi giyinebilmek adına moda konusunda fenomen olan sosyal medya kullanıcılarını takip etmesi olsa gerek.
Pazarlama alanında ise sosyal medya,insanların satın alma davranışlarını da tamamen değiştirdi. Zira daha önceleri bir ürün satın almak istediğinizde eşinize dostunuza veya çevrenizdeki “bir bilen” rolünü dolduran kişiye soru sorar, tavsiye alırdınız. Şimdi ise hemen  forumlara, sosyal medya hesaplarına ve Google efendiye soruyoruz. Bu da pazarlamada kaynak kullanımının kağıttan web’e geçmesine neden oldu.
Peki,sizce bu dönüşüm ortamı içinde Türkiye’de Dijital İletişim ve Dijital Pazarlama gibi kavramlar doğru şekilde kullanılıyor mu?
Kullanılmadığını düşünüyorum, hatta bir dönem bu durumdan o kadar rahatsız olmuştum ki uzunca bir yazı kaleme almak durumunda kalmıştım.
Bu iki iş kolunu tanımlarken kavramlardan hareket ederseniz genellikle yol yanlışa çıkıyor. Uygulamadan hareket ettiğiniz takdirde doğruyu rahatlıkla bulabiliyorsunuz. Uygulamaya göre Dijital Pazarlama; sosyal medya, Adwords, Adsense, SEO, blog, forum, sözlük, arama motoru metrikleri, yapılan harcamalar ve satışa dönüşüm oranı gibi kavramlarla ilişkilidir. Yani kısaca özetlemek gerekirse; satılması istenen bir ürünü, ona en fazla ihtiyaç duyacak kişilere internet üzerinden ulaştırmayı amaçlayan çabaların toplamıdır. Dijital Pazarlama’da başarının ölçeği satış miktarı ve cirodur.
Dijital iletişim ise belirli bir mesajın dijital medya enstrümanlarıyla insanlara ulaştırılmasını amaçlar. Başarı kriteri, dijital pazarlamadaki gibi kısa zamanda ölçülebilir sayısal değerler değildir. Sonucu görmek için belirli bir süreç gerekmektedir.
Örneğin bir siyasi figürün veya bir CEO’nun toplumdaki itibarını arttırmaya çalıştığınızı düşünelim. Bu amaca yönelik içerikleri dijital mecralara belirli periyotlarda ileterek okuyucularda bir otorite algısı yaratmayı amaçlarsınız. Belirli bir süre sonra sosyal dinleme yöntemlerini kullanarak da yaratmaya çalıştığınız algının oluşup oluşmadığını kestirebilirsiniz. Eğer amaçladığınız algı oluşmuş, ilgili kişinin otoritesi kabul görmüşse dijital iletişim çabanız başarıya ulaşmıştır demektir.
Dijital iletişim ve dijital pazarlamayı bence birbirinden ayıran en önemli özellik; dijital pazarlama dönemsel yapıldığı zaman da olumlu sonuçlar elde edilebilirken, dijital iletişimde başarı elde edilebilmesi için iletişimin mütemadiyen devam ettirilmesi gerektiğidir. 
Yeni Medya günden güne basılı medyanın yerini alıyor ama aynı zamanda kurumsal kontrole sahip olmayan "sanal haber sitelerinden" insanların üzerine doğruluğu kanıtlanamayan binlerce bilginin "haber" adı altında yağdırılmakta olduğu da bir gerçek. Sizce bu gelişen Yeni Medya akımı gazetecilik ve insanların doğru habere ulaşabilme açılarından baktığınızda ne durumda? Geleceğini nasıl görüyorsunuz? 
Yeni medya, hem maliyet avantajı  hem zamanın ruhu hem de teknolojinin seyri nedeniyle eninde sonunda “habercilik” kavramının mutlak taşıyıcısı olacak. Fakat kuvvetle muhtemel önümüzdeki 5 yıl süresince geleneksel medyanın hakimiyeti devam edecek. Bu sürenin uzayıp kısalması yeni medyanın temsilcilerine bağlı. Şimdiki gibi habercilik yerine tık avcılığı yapmaya devam ettikleri takdirde hali hazırda zaten itibar sahibi olan geleneksel medyanın ömrünün uzamasına katkı sunmaya devam edecekler.
Güzel örnekleri tenzih ederek belirtmek isterim ki yeni medya, haberciliğin elifbası olan 5N1K kuralını çiğneyerek kendi sermayesini tüketmeye devam ediyor. Okuduğunuz bir haberde kim tarafından ne, nerede nasıl, ne zaman, neden gibi en temel sorulara cevap ararsınız. Yeni medyada tam da bunu aksini yaparak okuyucuyu yarım kalmış cümleler ve sorularla karşılıyor. “Bakan toplantıdan çıktı ve…” , “Yıldız futbolcunun yeni takımı…”, “Hangi mükellefler vergi cezası alacak” gibi başlıkları hangi haber sitesini açarsanız açın mutlaka görebiliyorsunuz. Belki bu merak haberciliği kısa vadede haber sitelerine okuyucu kazandırıyor fakat her merakını istismar ettiği okuyucunun, sonrasında da tüm toplumun nezdinde yeni medya itibarını ve güvenilirliğini kaybediyor.
Bunu rahatlıkla kendi çevrenizde de test edebilirsiniz, lütfen en yakınınızdaki 5 kişiye sorun: Hangi medya aracından okuduğunuz/izlediğiniz/dinlediğiniz bir haberi doğrulama gereği hissetmeden inanırsınız? Televizyon, Radyo, Haber Sitesi, Sosyal Medya ve Gazete. Sorunun cevabı durumu net bir şekilde ortaya koyacaktır.
Yeni medyanın geleceği hakkında Future Exploration Network adlı düşünce kuruluşunun raporuna bakmakta fayda görüyorum. Kuruluşun yayınladığı “Future of Media” adlı rapora göre gazetelerin öngörülen son yayın tarihleri ülkelere göre farklılık arz ediyor.
ABD’de 2017, İngiltere’de 2019, Almanya’da 2030, Bulgaristan, Şili ve Uruguay’da 2035, Rusya ve Türkiye’de ise 2036 yılında basılı gazetelerin ömrünü tamamlayacağı öngörülüyor. 2040 yılına gelindiğinde ise basılı yayınların ekonomik ömrünün son bulacağı tahminine yer verilmiş.
Görünen o ki birkaç nesil sonra, internet kullanım penetrasyonu artacağı için yazılı basın kaçınılmaz olarak tedavülden kalkacak, raporda Türkiye için bu tarih 2036 olarak tahminlenmiş. Bu tarihi öne çekmek ülkemizdeki yeni medya aktörlerinin işlerini ne kadar iyi yapacaklarıyla alakalı diye düşünüyorum.
Algı Yönetimi terimi sizin için ne ifade ediyor ve hizmet verdiğiniz sektörde önemli bir yeri olduğunu düşünüyor musunuz ?
Algı yönetimi kavramı, her ne kadar gizemli bir kavram gibi algılansa da  hayatımızın her anında karşı karşıya olduğumuz bir süreçler toplamı aslında. Balık için su neyse modern zamanların insanları için algı yönetimi de aynı şey diyebiliriz. Algı yönetimi tekniklerine o kadar çok maruz kalıyoruz ki elimizde olmadan bilişsel bir körlük yaşıyoruz. Gerçekten dikkat ettiğimizde ise bilincimizin nasıl bir bombardıman altında olduğunu fark edebiliyoruz.
Örneğin hepimizin kullandığı sabun ve şampuanlarda kullanılan köpüğün aslında temizliğe hiçbir katkısının olmadığını biliyor muyuz? Fakat reklamlarla algımız öyle bir şekillendirildi ki köpük=temizlik algısı hepimizin satın alma davranışlarını etkiler oldu.
Peki raflar 100 gr cips bulunan paketler neden 5 kg un sığabilecek kadar büyük? Tabi ki, daha fazla daha iyidir algımız üzerinden bizleri sadık birer müşteriye dönüştürmek. Bunun gibi hayatımızın farklı alanlarında yüzlerce algı müdahaleleriyle mücadele ederek yaşamak zorunda kalıyoruz.
Hayatımızdaki bu tip ticari algıların yanı sıra siyasi ve manipülatif algı yönetimi çalışmaları da bulunuyor. Dünyanın son 100 yıllı tarihi ele alındığında algı yönetimi çalışmaları ile ülkeler savaşa sokulmuş, savaşlar kazanılmış ve bu çalışmalar milyonlarca insanın hayatına mal olmuştur. İngiltere’nin Savaş Propaganda Bürosu, Nazi Almanya’sının  Goebbels’i, ABD’nin Bernays’ı bu sürecin en çarpıcı aktörleridir.
Peki bu konuda çaresiz miyiz? Tabi ki değiliz, özellikle sizler gibi hem Türk toplumunu hem de Batı’yı tanıyan algı yönetimi uzmanlarına büyük görevler düştüğünü düşünüyorum. Bizleri, kullanılan teknikler ve günlük hayatımızda karşılaştığımız uygulamalar hakkında bilinçlendirmeli, destek olmalısınız. Bizler de daha bilinçli bir hayat yaşama adına bu bilgileri özümsemeliyiz.
Hizmet verdiğim sektör de aslında tam anlamıyla algı yönetimi ve açık iletişim üzerine kurulu. Temsil ettiğimiz firmaların mesajlarını basın aracılığıyla insanlara ulaştırmaya çalışıyoruz ve bu süreçte mesajlarımızın doğru algılanması için metin temelli algı yönetimi tekniklerinden faydalanıyoruz. En temel amaç ise açık iletişimi kesintisiz bir şekilde tesis edebilmek. Ayrıca algı yönetimi teknikleriyle manipülasyona maruz kalmamak için de yine bu disiplin hakkında bilgi sahibi olmak durumundayız.
Kullanmasını bilene son derece önemli bilgiler verdiğinizi düşünüyorum Rıdvan bey.
Algı Yönetimi Röportajlarına katıldığınız için çok teşekkür ederim.
Öncelikle Algı Yönetimi konusunda ülkemizde olan açığın doldurulması adına yaptığınız çalışmalar için sonra da bu güzel sohbet için ben de çok teşekkür ediyorum.


(M.Rıdvan Özdemir'in fikirlerini http://www.mridvano.com/  adresinden takip edebilirsiniz.)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MORAL BOZMA TEKNİKLERİ

Sevgili dostlar,

Ülkemizin pek çok cepheden saldırı altında olduğu bu günlerde en tehlikeli saldırılar görünmeyen ve psikolojik harp amaçlı hamlelerdir. Çünkü geldiğini gördüğünüz bir yumruğa önlem alabilirsiniz ama sizi deviren esas yumruk,görmediğiniz yumruktur.

Psikolojik harbin temel amaçlarından biri hedef ülke insanlarının moralini düşürmek ve mücadele azmini kırmaktır.Morali olmayan insanlar ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar direnmekten kolayca vazgeçerler ve kaybedilen her savaş önce insanların zihinlerinde kaybedilir.

Bugün sizlerle Psikolojik Harp çerçevesinde Moral Bozma (DEMORALIZATION) tekniklerinden bahsedeceğim böylece şahit olduğunuz pek çok olayda yapılan hamleleri görüp analiz etme şansınız olacaktır.Kullanılan tekniğin ne olduğunu bilirseniz etkisinden de kaçınmanız mümkündür.

1) Düşmanın moralini bozmak ya somut şekilde onu askeri açıdan yenmekle veya kendi durumuyla alakalı görüş açısını değiştirmekle olur. Görüş açısı değiştirmeye basit bir örnek verecek olursam,eğer…

BİLİNÇALTI TEMİZLİĞİ.

Sevgili dostlar,

Amerika’da 1970’ler sonrasında ülkemizde de son yirmi yıldır gözlemlemeye başladığım ilginç bir kişisel gelişim hizmeti insanlara sunulmakta. Bu büyük hizmetin ismine “Bilinçaltı Temizliği” diyorlar.
Google hazretlerinde böyle bir arama yaptığınız zaman hepsi de birbirinden “uzman” arkadaşların bilinçaltınızı temizleyip pırıl pırıl ve mis gibi yapacaklarını iddia eden reklamlarını, sitelerini hatta televizyon programlarını görebilirsiniz (reyting reyting)
Bu hepsi de birbirinden değerli “bilinçaltı temizlik uzmanlarının” farklı farklı sanatları var. Kimi Hindistan gezisinde yüz dolar verip katıldığı ve orada sokaktaki dilencilerin bile yaptığı bir takım meditasyon tavsiyelerinde bulunuyor, kimi hipnoz ve telkinle bilinçaltınızı Domestosla temizlenmiş gibi yaparım diyor, kimisi de ciddi şekilde eski transistörlü radyolardan bozulmuşa benzeyen uydurma makinelere sizi kablolarla bağlayarak bu işi çözdüklerini iddia ediyorlar.

İşin bence gerçeğini (bak bence dedim) söylemem g…

KENDİNE GÜVENSİZLİKTEN KURTULMAK İÇİN 10 TAVSİYE.

Sevgili Dostum,

Objektivizm isimli felsefi akımının kurucusu ve saygı duyduğum yazarlardan bir tanesi olan Ayn Rand hanımefendi şunu söyler : 

“Kendine değer vermeyen insan, hiçbir şeye ve hiç kimseye değer veremez”

Bu, kendine güvensizliğin insanların ve toplumların hayatlarını ne kadar zorlaştıran bir düşünce bozukluğu olduğunu açıklayan çok doğru bir sözdür.

Gerek koçluk ve eğitim çalışmalarımda, gerek günlük yaşamımda insanların kendilerini boğan kocaman güvensizlik mengeneleri içinde yaşamaya çabaladıkları mutsuz ve karamsar hayatlarına sık sık şahit olmaktayım

Bu sebeple kendine güvensizlik üreten düşünce ve algı bozuklukları, üzerinde en çok çalıştığım konulardan bir tanesi olmakta.

Eğer sende kendine güvensizlik cehennemi içinde yaşayan ve bu sebeple hayatın birçok renginden kendini mahrum eden insanlardan biriysen, öncelikle bunu dürüstçe kabullenmen gerekiyor.

Şunu iyi bil ki bu sorunu seninle birlikte yaşayan milyonlarca insan var ve bu insanların büyük çoğunluğu dışardan göründük…